<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dini hikaye, kıssadan hisse, tarihi hadiseler &#187; Tarihi</title>
	<atom:link href="http://www.uhut.net/dini-hikayeler/category/tarihin-sayfalarindan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.uhut.net</link>
	<description>Dinimiz ve tarihimizden en güzel örnek yaşamlar</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 22:27:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Kovulduğumuz cennete niçin dönemiyoruz?</title>
		<link>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/313_kovuldugumuz-cennete-nicin-donemiyoruz.htm</link>
		<comments>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/313_kovuldugumuz-cennete-nicin-donemiyoruz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Aug 2011 12:58:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kovulduğumuz cennete niçin dönemiyoruz?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.uhut.net/?p=313</guid>
		<description><![CDATA[Basit bir disiplinsizlik sorunu yüzünden kovulduğumuz cennete dönmemizin önünde hangi engel var? Allan neden, kimlere merhamet etmez? ADEMİN İSİMLERİ ÖĞRENMESİ BAHSİ “2083 Kıyamet İşareti mi?” başlıklı yazıma gelen yorumları okuyunca, “evet kıyametin vakti yaklaşmış” diye düşündüm. Çünkü bir toplum bu kadar ezbere karar veriyorsa, o toplumun ‘kıyameti’ gelmiş demektir. Yani insanlar cidden okuduklarını anlamıyorlar mı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Basit bir disiplinsizlik sorunu yüzünden kovulduğumuz cennete dönmemizin önünde hangi engel var? Allan neden, kimlere merhamet etmez?</p>
<p><strong>ADEMİN İSİMLERİ ÖĞRENMESİ BAHSİ</strong><br />
“2083 Kıyamet İşareti mi?” başlıklı yazıma gelen yorumları okuyunca, “evet kıyametin vakti yaklaşmış” diye düşündüm. Çünkü bir toplum bu kadar ezbere karar veriyorsa, o toplumun ‘kıyameti’ gelmiş demektir.</p>
<p>Yani insanlar cidden okuduklarını anlamıyorlar mı, yoksa basiretleri bağlanmış da önüne sabit bir kare konulan kamera gibi hep aynı şeyi görmek işlerine mi geliyor?<br />
<span id="more-313"></span><br />
O yazıda kıyametten hiç bahis yok. Hatta ilk cümlede kıyametin vaktinin bilinmemesinde insanlar için büyük hikmetler bulunduğuna vurgu yapılır. Ama birileri döndürüp döndürüp meseleyi kıyametin ne zaman kopacağına getirmiş ve ardından da “Kıyametin ne zaman kopacağın Allah’tan başak kimse bilmez!” deyip yazara çamur atmış! Bari ne söylediklerini bilseler…</p>
<p>Ne ise isteyen istediğini yazma ve anlama hakkına sahiptir. Ancak bir metnin bu kadar tuhaf ve ilgisiz yorumlara yol açması bana garip geldi. Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Şuayb’ın, toplumları karşısındaki aczi aklıma geldi. İçim sızladı ama yapılacak bir şey yok. Bu, insanın yazgısı anlaşılan!</p>
<p>İnsanın sözü ‘yanlış anlamak’ gibi bir hürriyeti de var. Fakat onlar, bizim okurlarımızdan sanki biraz daha insaflı idiler. Çünkü en azından Rabbin elçilerine ‘Biz senin dediklerini anlamıyoruz!’ diyorlardı, ‘Yine atıyorsun!’ demiyorlardı. Evet, inatla hayatı yine kendi bildikleri gibi sürdürseler bile kusuru kendilerinde biliyorlardı… “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayacağız!” diyorlardı. Bugünün insanı yargılarında daha bir tuhaf.</p>
<p>İşte ben bugün bu ‘biz senin dediklerini anlamıyoruz’ cümlesi üzerinde duracağım…</p>
<p><strong>ANLAMAK İSTEYENLER İÇİN KURAN BİR HAZİNEDİR</strong><br />
Kur’an-ı Kerim’de ilginç kıssalar var. Anlamak isteyenler için, bitmez tükenmez bir hazine. Her kıssası her mev’izesi, her benzetmesi, her örneklemesi muazzam hikmetler, manalar ve temsiller içeriyor. Ve o kadar açık ki insanların onu anlamaması için kasten körü, sağırı ve ahmağı oynaması gerekiyor. </p>
<p>Zaten ‘küfür’ de bu değil mi? Gördüğü halde görmezlikten gelmek! Anladığı halde anlamamak veya gerçekten baktığı ve güya gördüğü halde görmemek! Bu hal, çoğu kere niyetle alakalıdır fakat daha çok da algı düzeneğimiz bir neticesi! Yani zihni yapımızın oluşturulması –isimlerin öğretilmesi- esnasında oluşmuş hata ve ‘bad sector’lerle ilgili!</p>
<p><center><img src="http://i1103.photobucket.com/albums/g463/ziza-net/cennet.jpg" alt="center" /></center></p>
<p>Biz, Adem ile Havva meselesini, Hz. Adem’e isimlerin öğretilmesi meselesini, Adem’in Havva ile birlikte cennetten kovulması hadisesini, bir zamanlar adı Adem olan ilk insanın başından geçmiş gaybî  vaka bilip öyle değerlendiriyoruz. Halbuki o dahi diğer tüm kıssalar gibi bir yönüyle de alegoriktir.</p>
<p>Hz. Adem’in esasında nerede yaratıldığı, cennetten hakikaten kovulup kovulmadığı, bu dünyaya nasıl geldiği çok önemli değil.  Öyle veya böyle insan bir vakıadır. Ve istese de istemese de ölümlü bir dünyada yaşamaktadır. İyi veya kötü olmak gibi iki seçenekle karşı karşıyadır.  Bir tür hayvan olmasına rağmen kendisine ekstradan verilen aklı sayesinde, diğer tüm yaratıkları sevk ve idare edebilecek konuma çıkarıldığı ve içinde yaşadığı şart, imkân ve hallerden kendisine bir cennet de inşa edebileceği bir cehennem de var edebileceği gerçeğidir.</p>
<p><strong>ADEM VE HAVVA KISSASINI SEMBOLEŞTİRİRSEK&#8230;</strong><br />
Bir şartla ki mevcut şartları cennete dönüştürebilmesi için ‘disiplin’ denilen manivelayı kullanması gerekiyor. Onu bıraktığı takdirde zaten şartlar kendiliğinden onu cehenneme sürükleyecektir.</p>
<p>Hatırlayın Adem ‘cennette’(!) idi.  Ve bir tek kuralı vardı o cennetin; ‘<strong>Şu ağaca yaklaşma</strong>’!</p>
<p>Onun ne olduğu önemli değil. İnsan denilen varlığın önünde bir tek yasak vardı, diğer her şey serbestti. İnsan illa da o yasağı ihlal etmek istedi. Disiplinsizlik yani…</p>
<p>Şeytan, yılan, heva (Havva), içinde var edildiği cennet –ki o algıdır/bilinçtir- hepsi birer sembol.  Bütün bunlar, doğan her insanı neyin beklediğini sembolize ederler. Ve cennet gibi bir bilinç içinde yaşamanın da hayatı cehenneme çevirmenin de insanın kendisinin elinde olduğu hatırlatılır. Eğer siz disiplin denilen kural içinde yaşama azminizi kaybeder ve kural dışılığı hayat tarzı edinirseniz, out of kategori olmanız, bir tür körlük cehennemine düşmeniz kaçınılmazdır.</p>
<p>Her doğan, bu yasağı istisnasız deldiğine göre demek ki insanoğlunun en temel açmazı disiplinsizliktir. Mamafih insan tabiatı, -Allah’ın lütuf ve müdahaleleri olmadan-  mutlak bir disiplin var etme ve onu sürdürme kabiliyetinden de mahrumdur. Allah, şu mahlûk tanrılık taslamasın diye –çünkü ona kendi ruhundan üfledi- fıtratının her bir noktasına saklı zaaflar yerleştirdi. Açlık onlardan biridir, uyku onlardan biridir, sınırsız arzularına karşılık iradesinin azlığı onlardan biridir, ne kadar güçlü bir imana sahip olursa olsun günahsızlığı başaramaması onlardan biridir… Evet, insan, yapısı bakımından tanrılık tasarlama donanımından çok uzaktır. Ama onda var edilen algı tanrılık tasarlamayı da içeriyor.</p>
<p>Onda bu algının oluşmasına yol açan bir; ona tevdi edilen ‘ilah bilinci’ ve tabii ki ‘esma talimi’dir. Cenabı-ı Hak, ‘Adem’e, eşyanın tüm isimlerinin öğretildiğini’ haber verir. Biz bunu,” Adem Aleyhisselama  her şey  öğretilmiş…”  olarak anlıyoruz. Kendimizin de bir Adem olduğumuzu, onun yaşadığı tüm süreçlerin aynıyla bizim için de geçerli olduğunu hiç aklımıza getirmiyoruz.</p>
<p>Disiplinin her birimizin önündeki en ciddi sınav olduğunu, şehvet tuzağına düşme –ağacın meyvesinden yeme- ihtimalinin bizim için de söz konusu olduğunu, bizim de Şeytan (zorlayıcı dış faktörler), Yılan (nefs-zorlayıcı iç faktörler-) ve Havva (heva-yani heves ve haz düşkünlüğü) üçlüsüyle baş etmek zorunda olduğumuzu, bunların tuzağına düşme ihtimalinin çok yüksek olduğunu, ‘adem’in –yani insanın-, bu üçü yüzünden derin mahcubiyetler ve tard edilişler yaşadığını; ama esasında insan, kendisine öğretilenlere uyarak bütün bunlarla baş edebileceğini bilmezlikten geliyoruz.</p>
<p>Evet, bütün bunlar her birimiz için yeni baştan yaşanan seremonilerdir ve hepimiz evet hepimiz yeni baştan ‘esmayı öğrenmek’, eşyanın isimlerini tek tek birer birer öğrenmek zorunda olduğumuzu unutuyoruz.</p>
<p>İnsanın gelişimini inceleyenler bilirler ki insan dünyaya henüz program yüklenmemiş bir bilgisayar gibi geliyor. Her bir şeyi yeniden ve tek tek öğrenmek zorundadır. Evet, hardware denilen maddi donanım önemlidir. Evet, ne tür programların yüklendiği (software) önemlidir ama operatör –yani onların nasıl kullanılması gerektiğine karar veren iman- daha önemlidir. İman ve onun var ettiği iyi niyet her şeyin üstündedir.</p>
<p><strong>ÇOCUĞA İSİMLER ÖĞRETİLİRKEN&#8230;</strong><br />
Fakat hardware ne kadar mükemmel olursa olsun, operatör ne kadar mahir olursa olsun, eğer bir bilgisayara program yüklenmemişse veya doğru yüklenmemişse o bilgisayardan tam yararlanmak da mümkün olmaz.  Programlardaki en küçük arıza, eksiklik, yanlış veya eksik yükleme operatörün çabalarını akim bırakır.</p>
<p>Yani insana (çocuğa) ‘Adem’ olma yolunda ‘isimlerin öğretilmesi’ (hayat algısının oluşturulması) sırasında yapılan hatalar veya yüklenilen şartlanmışlıklar yahut içinde yetiştiği kültür ve inanç ortamının ona yüklediği hazır bilgiler ve blok düşünceler, o insanda öyle arazlar, öyle kalıcı arızalar bırakır ki çoğu kere,  bilgisayarlara bazen yeniden format atma gerekliliğinin doğduğu gibi- onu yeniden formatlamak gerekiyor ki normal insan gibi düşünebilsin, karar verebilsin, anlayabilsin. Aksi takdirde, o tıpkı kendisine tanımlanandan başkasını bilmeyen bir bilgisayar gibi, tanımlı olandan başkasını anlamaz.</p>
<p>Mesela klavyelerin üzerindeki işaretler tek tek tanıtılmıştır, kombinasyonlarıyla birlikte&#8230; Siz Shift ile birlikte A tuşuna bastığınızda bunun ekrana büyük ’A’ olalar gelmesi daha önceden yapılan programlama ile tanıtılmıştır. Yoksa hiçbir bilgisayar siz klavyesindeki bir tuşa bastınız diye onu ekrana yazmaz. Önce kullanacağınız klavyedeki tüm harfler tek tek tanıtılır (isimlerin Adem’e tek tek öğretilmesi gibi-). Ancak ondan sonra, o klavye ile bilgisayarınızla iletişim kurabilirsiniz.</p>
<p><strong>GÖZLERİ VAR AMA GÖRMEZLER</strong><br />
İnsanın da âlem ile ve diğer insanlar ile iletişim kurabilmesi için, evrene ait tüm kelimeleri ve karakterleri tanımış olması gerekiyor.  Bunu da insanın ailesi, çevresi ve şartları sağlar, bilerek veya bilmeyerek. Bu kayıtlar ve tanımlamalar bizim zihni yapımızı ve zihniyetimizi meydana getirir.</p>
<p>Her bir insanın zihin dediğimiz bir işletim sistemi vardır malum. Zihin dediğimiz o tabloda, daha önceden tanımlanmamış bir nesne, davranış biçimi veya mana asla bizim tarafımızdan bilinemez. Yahut yeni bir öğrenme olur. Eğer zihniniz ilk üç yıl yapılan yüklemelerden sonra yeni yüklemelere izin vermez hale gelmişse artık siz asla yeni bilgileri alamaz, yeni duruş sağlayamaz, yeni fikirlere alışamazsınız. Yani Kur’an’ın ifadesiyle artık, kör, sağır ve ‘ahmak’sınız. ‘Onların gözü var görmezler, kulağı var duymazlar, kalpleri var anlamazlar.’ ayetinde sözü edilen basiret bağlanması işte böylesi bir haldir.</p>
<p>Daha önce size tanıtılmadığı için bilmediğiniz ve yeni şeyleri bilmeye de yanaşmadığınız için körelmeye başlar ve sonunda aynı şeyleri tekrarenden basit bir varlık olursunuz. Nitekim değişime yanaşmayan, doğan yeni şartları ve yeni yaklaşımları içselleştiremeyen insanların zihni, yeni program yüklenmesine kapalı bilgisayarlar gibidir. Bu şuna benzer. Adam ne yapıp etmiş kendisine bir  ‘Commodore64’ almış. Ama sonraki tüm gelişmelere sırtını dönmüş. Dışarıdan bakanlar açısından adamın hali ne kadar içler acısı. Ama kendisi bilmiyor.</p>
<p>İşte kendi fikrini esas tutup bunun dışında her söyleneni yanlış ve eksik addedenin hali o adama benzer. ‘Allah yardırıcısı olsun’ diyeceğim ama Allah o türlere yardım etmiyor! Çünkü akıl vermiş, kalp vermiş, basiret vermiş ki onları işletsin…</p>
<p>Hepimiz, safvet çağı olan  ‘sebavet’ (çocukluk) cennetinden merakımızla çıkar, cinselliği tanıyarak o ağacın meyvesini yer ve safvetten çıkıp sebep-sonuç kaosunun oluşturduğu cehenneme düşeriz. Akıllı olanlar,  kendisine öğretilen isimlerin yardımıyla yeniden cennete dönmeyi başarırlar. Tabii bunu başarmak o kadar zor ki&#8230; Âdemi o saffetinden (cennetinden) çıkaran disiplinsizlik ve tamahkârlığıdır. Önyargıları ve şartlanmışlıkları bırakmıyor ki yeniden o cennete dönebilsin!</p>
<p><strong>İNSAN NASIL AHMAK KONUMUNA DÜŞER?</strong><br />
Evet, bir ‘âdem’ olarak her insan, isimlerin her gün yeniden öğrenilmesi gerektiğini anlamaz ve her daim yeni şeyler yüklenmeyi itiyat haline getirmezse, sürekli yenilenip değişmekte olan –‘Kulle yavmin huve fi şe’n’ (Rahman, 29)- ‘Evren’ ve içindeki değişim kanunları o insanı devre dışı bırakır. O artık, bağnaz, cahil, kördür ve ilk fırsatta onu ‘adem’ (hiçlik) rafına kaldırır.</p>
<p>İnsan, iman ve ferasetle kendisini hep yenilemesi gerektiğini unuttuğunda ve mevcut anlayışını ‘tek ölçü’ haline getirdiğinde tekrara düşer. Tekrar, insanı basitleştirir. Basitleştikçe ‘Âdemiyet’ten hayvaniyete doğru geriler ve artık daha önce öğrendikleri de onu kurtaramaz.</p>
<p>İşte ahmaklık, körlük, basiretsizlik dediğimiz hal, insanlarda böyle oluşuyor.  </p>
<p>Basit bir disiplinsizlik sorunu yüzünden kovulduğumuz cennete dönmemizin önünde kendi zihin algımızdan başka mani yoktur aslında! O yüzden de Allah ‘kalbi marazlı’ olanlara merhamet etmez. ‘Akıl edip’ hatalarını değiştirme basireti gösteremeyen kalp marazlıdır.  Allah korusun!<br />
<em>M. Ali Bulut &#8211; Haber 7<br />
mabulut@gmail.com </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/313_kovuldugumuz-cennete-nicin-donemiyoruz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şerif Abdülkâdir Cezayirî</title>
		<link>http://www.uhut.net/mansetler/272_serif-abdulkadir-cezayiri.htm</link>
		<comments>http://www.uhut.net/mansetler/272_serif-abdulkadir-cezayiri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Mar 2011 11:03:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şerif Abdülkâdir Cezayirî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.uhut.net/?p=272</guid>
		<description><![CDATA[HAKKA HUKUKA Şerif Abdülkâdir hem asayişi adaleti sağlar, hem düzenli bir ordu kurar. Barut, fişek tüfek imalatına başlar. Hekime, hakime, muallime maaş verebilmek için ticaret yapar. FRANSIZ KALDILAR General Bugeaud cenk meydanında başarılı olamayınca çocuklara ve yaşlılara yönelir, hayvanları kurşunlatır, kuyuları zehirletir. Adamlarına yağma ve tecavüz izni verir, resmen haramilik yapar. Abdülkâdir Cezayirî Şerif Abdülkâdir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAKKA HUKUKA</strong><br />
Şerif Abdülkâdir hem asayişi adaleti sağlar, hem düzenli bir ordu kurar. Barut, fişek tüfek imalatına başlar. Hekime, hakime, muallime maaş verebilmek için ticaret yapar.</p>
<p><strong>FRANSIZ KALDILAR</strong><br />
General Bugeaud cenk meydanında başarılı olamayınca çocuklara ve yaşlılara yönelir, hayvanları kurşunlatır, kuyuları zehirletir. Adamlarına yağma ve tecavüz izni verir, resmen haramilik yapar.<br />
<span id="more-272"></span><br />
<strong>Abdülkâdir Cezayirî</strong><br />
Şerif Abdülkâdir, Cezayir’in fethinde Barbaros Hayreddîn Paşa’yla omuz omuza çarpışan bir Allah dostunun (Muhammed bin Abdülkâdir Hazretlerinin) torunudur. 18 yy başlarında Maasker vilâyeti Kaytana köyünde doğar (H.1222) Adından anlaşılacağı gibi Ehli beyttendir, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi hıfzeder. Cezayir ve Oran medreselerinden mezun olduktan sonra ilim yolculuklarına çıkar. Kahire ve Bağdat’ta ulema ile tanışır, Şam’da sohbetine kavuşup duasını aldığı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini hayatı boyunca unutamaz. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere doyulacak gibi değildir ama&#8230; Cezayir’in işgal edildiğini duyar, alelacele vatanına koşar.</p>
<p><img src="http://i53.tinypic.com/f3yglg.jpg" alt="Şerif Abdülkâdir Cezayirî" align=left />Batılılar bizim gibi değildir, sömürüyü kazanılmış hakları gibi görür ve sonuna kadar kullanırlar.<br />
Biz rahat yaşayalım da&#8230; Varsın kara derililer, kızıl derililer, çekik gözlüler, buğday benizliler kırılsınlar&#8230;<br />
Saldırgandırlar&#8230;<br />
Silahlanır pusatlanır gemilere doluşurlar. Gözlerine kestirdikleri bir köye obaya baskın yapar, zavallıları teslim alırlar. Güçlü kuvvetli delikanlıları, eli yüzü düzgün kızları zincire vurur, yükte hafif pahada ağır ne varsa kaldırırlar.<br />
Hırslıdırlar&#8230; Hırsızdırlar.<br />
Köleleri tarım alanlarına, inşaatlara sürer, kırbaç zoruyla çalıştırırlar. Hastayla sakatla uğraşmaz, öleni bir çukura savururlar.<br />
İş gücü azalınca yine gemilere biner ana baba kuzusu toplarlar.<br />
Sömürü zamanla devlet politikası hâline gelir, bilhassa İngilizler, İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar, İtalyanlar, Hollandalılar, Belçikalılar, (bilahare Almanlar ve Ruslar) yükü tutar.<br />
18-19. yüzyılda denizaşırı ülkeleri istila eder, toprağın altında ve üstünde ne varsa (maden, gıda, baharat) hortumlarlar.<br />
Efendim Hristiyanlar niye zengin de, Müslümanlar&#8230;<br />
İşte bundan!</p>
<p><strong>BAHANE</strong><br />
Yıl 1830&#8230; Sömürü yarışında İngiltere ve İspanyanın ardına düşen Fransa atağa kalkma ihtiyacı duyar. Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa’nın Fransız Konsolosu ile yaptığı basit bir münakaşayı bahane eder, kapıya dayanırlar.<br />
Osmanlının gaileli yıllarıdır, yardım ulaştıramaz. Hüseyin Paşa’nın da gücü bellidir, fazla dayanamaz.<br />
Frenkler pişkindir, “korsanlıkla mücadele kapsamında” diye bir parantez açar, Cezayir’e “insanlık ve medeniyet getireceklerini” duyururlar.<br />
Maksatları ilhak değil, ıslahtır güya&#8230;<br />
Nitekim Avrupa’nın en büyük misyoner örgütü (Beyaz Papazlar Cemiyeti) faaliyete başlar. Hesaplarına göre Cezayir’i kırk elli yıl içinde Hristiyanlaştıracaktırlar.<br />
Halk buna şiddetli karşı çıkar, direniş yayılmaya başlar. Vehrân ve Müstefânem ahalisi Şeyh Şerif Muhyiddîn’in (evlâd-ı resuldür) etrafında toplanır, “emirimiz olun, bizi kafirden kurtarın” talebinde bulunurlar.</p>
<p><strong>İSTİŞARE</strong><br />
Şeyh Şerif Muhyiddîn dedeleri gibi âlim ve bilgedir. Hem talebe okutmakta, hem de Kâdiri terbiyesi ile derviş yetiştirmektedir o sıralar.<br />
Evet o da direnişten yanadır ancak hayli yaşlanmıştır, genç mücahidlerin hızını kesmekten korkar.<br />
Halbuki oğlu Abdülkâdir&#8230; İyi bir askerdir, cesurdur, dirayetlidir.<br />
Aslında işaret etse yeter ama öyle yapmaz, “oturun konuşun” der “bir emir seçin aranızda.”<br />
İstişare toplantısından oy birliği ile Şerif Abdülkâdir’e biat kararı çıkar. Genç lider kısa ve veciz bir konuşma yapar: “Tamam” der, “emirliği kabul ediyorum, ama şimdilik kaydıyla. Benden daha ehil bir komutan bulursanız söyleyeceksiniz, birlikte bağlanacağız ona&#8230;”</p>
<p><strong>MUHAREBE</strong><br />
Abdülkâdir Cezayirî’nin, asil duruşu, nurani bir siması vardır, onu gören düğme ilikleme ihtiyacı duyar. Mükemmel bir hatiptir aynı zamanda .<br />
Genç olmasına rağmen ihtiyatlıdır, doğru zamanda, doğru yerde olmaya bakar. Ne yaptığını bilir, operasyon öncesi çok çalışır, kılı kırk yarar. İnsan kaybını göze almaz, tek mermiyi boşa sıkmaz.<br />
Eğitime çok ehemmiyet verir ve modern harp usullerini uygular. Cephede kazandığı zaferleri, masa başındakilerle perçinleyip taçlandırmaya bakar.<br />
Derken Fas Sultanı Abdurrahmân’ı da saflarına katar, “siz sağdan biz soldan” der, Fransız’a.birlikte vururlar.<br />
Taaa Merakeş sınırına kadar iner batı Cezâyir’e sâhip olurlar.<br />
İki yıl içinde bütün kabileler ona bağlanırlar.</p>
<p><strong>MÜTAREKE</strong><br />
Paris hükümeti çaresizdir, anlaşma istemek zorunda kalır. Abdülkâdir Cezayirî’nin Batı Cezayir üzerindeki otoritesini tanır. (26 Şubat 1834)<br />
Sükunet sadece bir yıl sürer.<br />
General Camille Trezel tekrar saldırıya geçerse de Şerif Abdülkâdir karşısında bozguna uğrar (Makta -1835).<br />
Görevi devralan General Bugeaud apolet delisidir, kendini göstermeye kalkar.<br />
Müslümanları mahv-ı perişan edecek, günlerini gösterecektir onlara!<br />
Maasker’i ele geçirince, pek keyiflenir ama Konstantine önlerinde öyle bir yenilir ki nasıl olup da sağ çıktığına şaşar.<br />
Bu yalınayaklı Arap, Harp Akademisinde okutulan hasımlara uymaz. Nereden çıkacağı ve nasıl vuracağı belli olmaz. Sinirleri bozulmaya başlar.<br />
Paşa paşa gelir antlaşmayı imzalar (1837- Tafna).<br />
Birkaç liman, üç beş sahil kabasına “he” der, çekilir kışlaya&#8230;</p>
<p><strong>MÜESSESE</strong><br />
Abdülkâdir Cezayirî sulh devresinin uzun sürmeyeceğini bilir.<br />
Hazır nefes almışken derlenmeli toparlanmalı, teşkilatlanmalıdırlar.<br />
Derhal “düzenli bir ordu” kurar.<br />
Sumala adını verdiği seyyar karargâhına çekilir, generallere saç baş yolduracak planlar hazırlar.<br />
Bu arada kadılar yetiştirip köylere kasabalara yollar, adaleti tesis eder, şeriatten kıl kadar ayrılmaz.<br />
Aynen Abdülhamid Han gibi denge politikasına oynar, Fransız İngiliz çekişmesini kullanarak, Britanya’dan ağır silah almaya başlar.<br />
Silah parasını denkleştirmek için mal üretir, ambarlar kurar, ticaret yapar. Barut ve fişek üretir, tüfek imal eder hatta&#8230;.<br />
Hekime, hakime, muallime maaş verir, kolay değil silbaştan sistem kurar.<br />
General Bugeaud ise sağda solda “beni genel vali yapacaklardı ki” şeklinde konuşmalar yapar. Paris çoktan havlu atmıştır ama ona da bir şans verir, “haydi” derler “elinden geleni ardına koyma!”<br />
General’in ilk işi anlaşmaları rafa kaldırmak olur. Konstantine şehrine girip kan dökmeye başlar. Ardından Cezâyir’i Konstantine’ye bağlayan Bîbân geçidine saldırır. Şerif Abdülkâdir de “cihâd-ı mukaddes” ilân eder, savaşı bütün ülkeye yayar.</p>
<p><strong>MÜSTEMLEKE</strong><br />
Fransa, Cezayir’e 100 bini tam donanımlı asker olmak üzere 400 bin kişi yığar.<br />
Cezayirli savaşçıların sayısı (ki bunlar gönüllüdür, meccane çarpışırlar) 20 bini bile bulmaz. Emir en büyük operasyona ancak 2 bin kişi ile çıkar.<br />
Bugeaud bakar olmayacak, belden aşağı vurmaya başlar. Çocuklara ve yaşlılara yönelir, hayvanları kurşunlar, kuyuları zehirletir, ekinleri yakar. Adamlarını yağma ve tecavüze özendirir, resmen haramilik yapar.<br />
Bir zaman sonra açlık başlar, nesebi gayri sahih çocuklar, psikolojik travmalar&#8230;<br />
Cezayir, Fenikeliler, Kartacalılar, Roma ve Bizans tarafından da istila edilmiştir ama böyle zulüm yaşamamıştır daha.<br />
General ısrarla yalan haberler yayar, tefrika çıkartmaya bakar.<br />
Bazı emirler ahdinde sadık, yerinde sabit kalsa da bazıları geri adım atar. Çözülme başlar, Abdülkâdir-i Cezayirî yapayalnız kalır mı ortada.<br />
1842 Kasımında harekât merkezi düşman eline geçer. Fransızlar Emir’in paha biçilmez kütüphânesini yakar yıkarlar.<br />
Emir, Büyük Sahra’ya çekilir, ne adamı, ne de cephanesi kalmıştır zira&#8230;<br />
Çöl kuytudur, sakindir, git git kum, bak bak vaha&#8230;<br />
Mücadeleyi yeniden alevlendirebilmek için şehirde olmalıdır&#8230; Müminler arasında.</p>
<p><center><img src="http://i55.tinypic.com/2qd7h53.jpg" alt="Fransanın Cezayir soykırımı" /></center></p>
<p><strong>MAHPUSHANE</strong><br />
Cezayir valisi Duc d’Aumele (ki bizzat Kral Louis-Philippe’in oğludur) haber yollar. “Misafirimiz olmaz mısınız. İster İskenderiye’de ikamet edin, dilerseniz Akka’da!”<br />
Yeniden güç toplayabilmek için mecburdur buna, ister istemez silah bırakır. Eğilmeden bükülmeden ama&#8230; Şerefiyle onuruyla!<br />
Batılılar kaypaktır, kralın oğlu da olsa sözlerini tutmazlar. Emiri ve sadık adamlarını adi suçlu gibi Fransa’ya yollar, önce Toulon’da, sonra Anboise kalesinde zindana tıkarlar.<br />
Neden sonra Kral Louis-Philippe’den çağrı gelir “başka bir ülkeye gitme arzusundan vazgeç, gel asiller gibi yaşa aramızda!”<br />
Cevap yenilir yutulur gibi değildir: “Bütün Fransa’yı da verseniz, cübbemin üzerine cevahir de dökseniz, tebaanız olmam. Siz misafirinizi hapsettiniz. Bunun utancı yapışacaktır yakanıza.”<br />
Adam hırsız, adam katil&#8230; Sözünde durmuşmuş, durmamışmış. Çok da umurunda&#8230;</p>
<p><strong>MUHACİR</strong><br />
Ama Napolyon omurgalı çıkar, İmparator olunca Abdülkâdir-i Cezâyirî gibi bir askeri mahpus damlarında tutmaz, İstanbul’a yollar (1852). Emir, Abdülmecîd Han’la kucaklaşır. Cezayir meselesini anlatır tafsilatıyla. Bir süre Bursa’da kendisine tahsis edilen konakta yaşar. Sonra Şam’a taşınır ve çoktandır yazmayı düşündüğü eserleri kaleme alır.<br />
Mevâkıf, Zikr-ül-Âkıl ve Tenbîh-ul-Gâfilin’in yanı sıra De la Fidelite des Musulmans a observer Leurs Traites d’alliance et autres (Müslümanların ittifak ve ahidlerine sadâkatleri) adlı kitabı hazırlar.<br />
Ancak emperyalistler boş durmaz, bu defa gelip Suriye’yi de karıştırırlar.<br />
İngilizler Dürzîleri silâhlandırır, Fransızlar ise yatırımı Mârunîlere yapar.<br />
Dürzîler Mârunileri sıkıştırıp da katle kalktıklarında Emir Abdülkâdir, (muhâcirlerin yardımı ile) bin beş yüz kadar Hıristiyanı kurtarır ki aralarında Fransa konsolosu da vardır. Bu hareketi İstanbul tarafından taltif edilir. Fransa hükümeti de Legion d’honneur nişanı sunar.<br />
Hicri 1300’de vefat eden (1883) Abdülkâdir Cezâyirî bir Yavuz Selim yadigârı olan Selimiye’ye defnedilir. Muhyiddîn Arabî hazretlerinin yanı başına&#8230;<br />
Ne saadet ama&#8230;</p>
<p><strong>KALİTE FARKI</strong><br />
Fransızlar anlaşmaları şaşaalı merasimlerle imzalar ama hiçbirine uymaz. Emir Abdülkâdir’in sözü senettir, asla barışı bozan taraf olmaz.<br />
<em>İrfan Özfatura<br />
irfan.ozfatura@tg.com.tr<br />
27 Mart 2011 Pazar</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.uhut.net/mansetler/272_serif-abdulkadir-cezayiri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İngilizler İslam&#8217;ı seçen ünlü kadınları konuşuyor</title>
		<link>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/172_ingilizler-islami-secen-unlu-kadinlari-konusuyor.htm</link>
		<comments>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/172_ingilizler-islami-secen-unlu-kadinlari-konusuyor.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Oct 2010 09:02:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler İslam'ı seçen ünlü kadınları konuşuyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.uhut.net/?p=172</guid>
		<description><![CDATA[İngiliz Daily Telegraph ve Daily Mail gazeteleri, kısa zaman önce Müslümanlığı kabul etmiş ünlü batılı kadınları haberleştirdi. “Neden birçok modern, kariyer sahibi kadın İslam’a dönüyor” başlığıyla yayınlanan haber uzman görüşleriyle desteklendi. Haberde, şimdi 43 yaşında olan dünyaca tanınmış müzik kanalı MTV’nin Müslüman olan ünlü spikeri Kristiane Backer’in açıklamalarına yer verildi. MTV televizyonu kurulduğunda beyin takımı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz Daily Telegraph ve Daily Mail gazeteleri, kısa zaman önce Müslümanlığı kabul etmiş ünlü batılı kadınları haberleştirdi. “Neden birçok modern, kariyer sahibi kadın İslam’a dönüyor” başlığıyla yayınlanan haber uzman görüşleriyle desteklendi.<br />
<span id="more-172"></span><br />
Haberde, şimdi 43 yaşında olan dünyaca tanınmış müzik kanalı MTV’nin Müslüman olan ünlü spikeri Kristiane Backer’in açıklamalarına yer verildi. MTV televizyonu kurulduğunda beyin takımı arasında yer alan Backer, “İşim gereği Müslüman inancını araştırdım. Çünkü dünyanın dört bir tarafına seyahat ediyordum ve birçok ünlü kişiyle mülakatlar yapıyordum. İslam’ın değer sistemleri Batı ülkelerinden çok farklıydı. Stresten uzak her şeyi Allah için yapmak gerektiği benim için çok önemliydi” diye konuştu. Pakistanlı ünlü kriketçi İmran Khan’la fikir <a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://www.uhut.net/wp-content/uploads/2010/10/islamiyeti-secen-kadinlar.jpg"><img src="http://www.uhut.net/wp-content/uploads/2010/10/islamiyeti-secen-kadinlar.jpg" alt="" title="islamiyeti-secen-kadinlar" width="299" height="224" class="alignleft size-full wp-image-194" /></a>tartışmasının ardından İslamiyeti yakından tanıma fırsatı bulduğunu belirten Backer, işinden ayrıldı ve şimdi “MTV’den Mekke’ye” isimli kendi yazdığı bir kitabı piyasaya sürdü.</p>
<p>Müslümanlığı kabul eden kadınlardan birisi de 32 yaşındaki Camilla Leyland. Yoga öğretmenliği, barış aktivisti ve gazetecilik yapan Leyland da işi gereği Müslüman ülkelerde bulunduğu için İslamiyeti inceleme şansı bulmuş. Camilla Leyland, İslamiyetle çok farklı manevi duygular yaşadığını söyledi.</p>
<p>Müslüman olan ünlü kadınlar arasında yer alan eski DJ Lynne Ali şimdi 5 vakit namazını kaçırmıyor. Müslüman olmadan önce katıldığı tüm lüks eğlence ve partilerde her zaman, hayatında bir şeylerin eksik olduğunu düşündüğünü belirten eski DJ, aydınlanmayı İslamiyette bulduğunu belirtti. Lynne Ali “Çok sayıda ilginç hayat ve karşılaşmalar beni etkiledi, benim bir parçam oldu. Ancak bunlar geçmişte kaldı” dedi.<br />
<em>Türkiye Gazetesi</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/172_ingilizler-islami-secen-unlu-kadinlari-konusuyor.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>557.yıl İstanbul&#8217;un Fethi</title>
		<link>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/151_557-yil-istanbulun-fethi.htm</link>
		<comments>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/151_557-yil-istanbulun-fethi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 20:44:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[557.yıl İstanbul'un Fethi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.uhut.net/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul’un Fethi, 29 Mayıs 1453′te , şehri günlerdir kuşatan Osmanlı ordusunun, şimdi İstanbul olarak bilinen, o zamanki adıyla Konstantinopolis şehrini Sultan II. Mehmed Han’ın komutanlığında fethetmesidir. Bu fetihten sonra Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, henüz 21 yaşında olan Sultan II. Mehmed, Fatih unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlanmıştır. Tarihteki en önemli devletlerden olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un Fethi, 29 Mayıs 1453′te , şehri günlerdir kuşatan Osmanlı ordusunun, şimdi İstanbul olarak bilinen, o zamanki adıyla Konstantinopolis şehrini Sultan II. Mehmed Han’ın komutanlığında fethetmesidir. Bu fetihten sonra Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, henüz 21 yaşında olan Sultan II. Mehmed, Fatih unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlanmıştır. Tarihteki en önemli devletlerden olan Doğu Roma İmparatorluğu böylelikle sona ermiştir.<br />
<span id="more-151"></span><br />
<strong>İstanbulun Önceki fetih denemeleri</strong><br />
Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlayan deniz yolu üzerinde kurulu olan İstanbul, günümüzde olduğu gibi o zamanlar da oldukça önemli bir şehirdi. 1453 yılına kadar farklı zamanlarda, Avarlar, Araplar, Avrupalılar ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, fakat gerek Bizans’ın sahip olduğu Rum ateşi (grejuva), gerekse şehrin o zamanlar için aşılamaz olarak görülen surları, bu fetih hareketlerini başarısız kılmıştı.  Sayıları 29 olan kuşatmalar sırayla şunlardır:<br />
<a class="highslide" onclick="return vz.expand(this)" href="http://www.uhut.net/wp-content/uploads/2010/05/fatih_sultan_mehmet_ve_istanbulun_fethi.jpg"><img src="http://www.uhut.net/wp-content/uploads/2010/05/fatih_sultan_mehmet_ve_istanbulun_fethi-300x169.jpg" alt="" title="fatih_sultan_mehmet_ve_istanbulun_fethi" width="300" height="169" class="alignleft size-medium wp-image-207" /></a>–M.Ö 340 Makedonya Kralı Phillippe<br />
–M.Ö 194 Roma İmparatoru Septim Severus (Başarılı olmuştur.Şehir artık Romalılara bağlanmıştır.)<br />
–M.S 616 İran Hükümdarı Keyhüsrev<br />
–M.S 626 İranlılar ve Avar Türkleri ortak;<br />
–M.S 672 Emevi Halifesi Muaviye<br />
–M.S 712 Emevi Halifesi I.Velid<br />
–M.S 722 Emevi Halifesi I.Velid (Yalnızca Galata Limanı alınmış, Arap Camii inşa edilmiştir.)<br />
–M.S 782 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)</p>
<p><strong>İstanbul’un tarihi : </strong> Byzantion Byzantium Augusta Antonina Nova Roma Konstantinopolis Konstantiniyye İstanbul</p>
<p><strong>İstanbul’un fethi İstanbul’un işgali</strong><br />
–M.S 854 Abbasi Halifesi Mütevekkil<br />
–M.S 864 Ruslar<br />
–M.S 869 Abbasi<br />
–M.S 936 Ruslar<br />
–M.S 959 Macarlar<br />
–M.S 970 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)<br />
–M.S 1203 Latinler (Latinler İstanbul’u 1261′e kadar ellerinde tuttular.)<br />
–M.S 1302 Venedikliler<br />
–M.S 1348 Cenovalılar<br />
–M.S 1391-1396 Osmanlı Padişahı I.Beyazid (Şehir İstanbul’da bir Türk Mahallesi kurulması isteğine karşı çıkılması üzerine ablukaya alınmıştır.)<br />
–M.S 1412 Osmanlı Şehzadesi Musa Çelebi<br />
–M.S 1422 Osmanlı Padişahı II.Murat<br />
–M.S 1437 Cenovalılar<br />
–M.S 1453 Osmanlı Padişahı II.Mehmed (Başarılı olmuştur. Sonrasında şehir Türklerin hakimiyeti haline girmiştir.)</p>
<p>Bunun yanında Atilla’nın, Vikinglerin, Bulgarın ve Gotların da kuşatma yaptığı bazı kaynaklarda geçer ama tarihleri bilinmemektedir.</p>
<p>+Yanında herhangi bir açıklama yapılmayan kuşatmalar başarısız kuşatmalardır</p>
<p><strong>Saldırı hazırlıkları</strong><br />
Sultan II. Mehmet,Theodosius Surları’na ve şehrin su ile çevrili olmayan tek bölgesini batıdan gelebilecek saldırılardan koruyan hendeklere saldırmayı tasarladı. Ordu 6 Nisan 1453′te şehrin doğusuna yerleşti. Toplar haftalarca surları dövdü fakat yeterli gedik açamadı. Topların yeniden doldurulmaları zaman aldığı için, her atıştan sonra Bizanslılar hasarın çoğunu tamir edebiliyorlardı.</p>
<p>Daha sonra, yeraltı tünelleri yapıp surların altını kazarak yarma yolunu denediler. Kazıcıların çoğu, Sırp Despot’u tarafından Nvo Brdo’dan gönderilen Sırplardı ve Zağnos Paşa’nın emri altındaydılar. Lakin Bizanslılar, Johannes Grant adında, Alman olduğu söylense de muhtemelen İskoç olan bir mühendisi görevlendirdiler. Johannes karşı tüneller kazdırdı ve Bizans birlikleri tünellere girip Osmanlı işçilerini öldürdüler. Diğer tüneller de suyla dolduruldu. Son olarak Bizanslılar önemli bir mühendisi esir alıp işkence yaparak, sonradan yıkılan tünellerin hepsinin yerini öğrendiler.</p>
<p>Sultan II. Mehmet, şehrin ödemeyeceğini bildiği çok büyük vergi karşılığında ablukayı kaldırmayı önerdi. Bu da geri çevrilince, Bizanslı askerlerin kendi birlikleri tükenmeden önce bitkin düşeceğini bilerek saf güçle duvarları alt etmeyi tasarladı.</p>
<p>Sultan II. Mehmet’in karadan yürüttüğü gemiler29 Mayıs sabahı saldırı başladı. Hücumun ilk dalgasını, mümkün olabildiği kadar çok Bizans askerini öldürmeye niyetli acemi askerler olan azaplar oluşturuyordu. Ayrıca Haliç’ten de baskı uygulayabilmek için gece yağlı kütükler üzerinde karadan Haliç’e taşınan gemiler, o sabah Bizans askerlerine karşı bir sürpriz unsuru olmuştu. Anadolululardan oluşan ikinci dalga, şehrin kuzeydoğusundaki, topla kısmen hasar almış Blachernae Surları’nın (okunuşu: blakernai ) bir bölümüne odaklanmıştı. Uzun süren bu çarpışmalar sonucunda Ulubatlı Hasan adındaki bir yeniçeri, surlara Osmanlı sancağını dikmiş, bununla ateşlenen Osmanlı ordusu 29 Mayıs 1453′te İstanbul’un surlarını aşmıştı.</p>
<p>Ancak savaş henüz bitmemişti. Hayatta kalan Bizans askerleri, Osmanlı askerleriyle sokak aralarında çarpışıyorlardı. Kısa süren bu çatışmalardan sonra Bizans ordusu yenilmiş ve Sultan II. Mehmet önderliğindeki Osmanlı ordusu İstanbul’a tamamen hâkim olmuştu.</p>
<p><object width="580" height="360"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/4MfVX6VovRE&#038;hl=en_US&#038;fs=1&#038;color1=0x402061&#038;color2=0x9461ca&#038;border=1"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/4MfVX6VovRE&#038;hl=en_US&#038;fs=1&#038;color1=0x402061&#038;color2=0x9461ca&#038;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="580" height="360"></embed></object></p>
<p><object width="580" height="360"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/ZbsjW1Wh0hM&#038;hl=en_US&#038;fs=1&#038;color1=0x5d1719&#038;color2=0xcd311b&#038;border=1"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/ZbsjW1Wh0hM&#038;hl=en_US&#038;fs=1&#038;color1=0x5d1719&#038;color2=0xcd311b&#038;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="580" height="360"></embed></object></p>
<p><strong>İstanbulu Fethin sonuçları</strong><br />
O günün dünyasındaki en önemli şehirlerden olan İstanbul’un fethi, gerek dünyada gerekse Anadolu’da birçok etki yarattı.</p>
<p><strong>İç sonuçlar</strong> [değiştir]Anadolu ve Balkanlar arasındaki geçişlerde bir engel olan 1058 yıllık Bizans yıkılmış, arada engel kalmamıştı.<br />
Birçok kere Osmanlı şehzadelerini ve Avrupa ülkelerini kışkırtan Bizans artık bunu yapamayacaktı.</p>
<p>Müslüman dünyasında Osmanlı Devleti daha saygın bir hale gelmişti.<br />
2.Mehmet,Fatih ünvanını aldı.</p>
<p>Muhammed Peygamber’in hadisindeki o kumandan, Fatih Sultan Mehmet olmuş ve peygamberinin övgüsünü almıştı.</p>
<p>Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan ticaret yolları ele geçirildi.</p>
<p>İstanbul başkent yapıldı.</p>
<p>Osmanlı’nın yükselme dönemi basladı.</p>
<p><strong>Dış sonuçlar</strong> Avrupa ve Balkan devletlerinin Osmanlı’yı Balkanlar’dan atma çabaları sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>İstanbul’dan İtalya’ya kaçan sanatkârlar ve bilim adamları, rönesans ve reform hareketlerini hızlandırmışlardı.</p>
<p>Dünyanın en büyük imparatorluklarından olan Doğu Roma İmparatorluğu tamamen yok olmuştu.</p>
<p>Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ başlamıştı.</p>
<p>Ticaret yollarının birer birer Türklerin eline geçmesi Avrupalıları yeni ticaret yolları bulmaya zorladı ve coğrafi keşifler ortaya çıktı.</p>
<p>Büyük ve kalın surların toplarla yıkılabileceğini gören Avrupa, bu yöntemi derebeylikler üzerinde denemiştir. Böylelikle küçük derebeylikler yıkılıp yerine büyük krallıklar kurulmuştur.</p>
<p>İstanbul’dan ayrılan Bizanslı bilginler, Avrupa’da Reform hareketlerini başlatmışlardır.</p>
<p>Osmanlıların ticaret yollarını ele geçirdikten sonra bu yollardan geçmek zorunda kalan Avrupalılalılar yüksek vergileri Osmanlıya ödemememek için ticari yollar aradılar. Böylece Bartelmi Diaz Ümit Burnunu keşfetti.<br />
Bu fetih bir nevî Avrupa’nın (İngiltere’nin) Amerika kıtasını keşfinin yolunu açmıştır. [kaynak belirtilmeli]Zirâ bu keşifle ticaret yolları kapanan Avrupalılar başka yollar bulmak zorundaydılar. Bu keşif buna bir vesile olmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/151_557-yil-istanbulun-fethi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mısır seferi</title>
		<link>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/106_misir-seferi.htm</link>
		<comments>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/106_misir-seferi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Sep 2008 11:05:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır seferi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.uhut.net/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[Mısır seferi sırasında, Sina çölüne girmekte tereddüt gösteren askerlerine kesin hareket emrini veren Yavuz Sultan Selim, hiç beklemeden atı Karadumanı uçsuz bucaksız çöl denizine sürdü. Arkasındanda koca Osmanlı ordusu düğüne gider gibi alevli Sina çölüne daldı. Kum fırtınaları etrafı kasıp kavuruyordu. Gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak, geceleri ise dondurucu soguktu. Ordu bu şekilde yok almaya devam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mısır seferi sırasında, Sina çölüne girmekte tereddüt gösteren askerlerine kesin hareket emrini veren Yavuz Sultan Selim, hiç beklemeden atı Karadumanı uçsuz bucaksız çöl denizine sürdü.<br />
Arkasındanda koca Osmanlı ordusu düğüne gider gibi alevli Sina çölüne daldı.<br />
<span id="more-106"></span>Kum fırtınaları etrafı kasıp kavuruyordu. Gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak, geceleri ise dondurucu soguktu. Ordu bu şekilde yok almaya devam ederek çölü yarıladı. Herkes suyunu idareli kullanıyor, teyemmüm yapılarak namaz kılınıyordu.<br />
<img src="http://img.blogcu.com/uploads/filizsarihan_col.jpg" width=260 align=right />Bir ara Yavuz Sultan Selim birden bire atı Karadumandan yere atladı. Onu gören başta vezir-i azam Sinan Paşa olmak üzere Anadolu Beylerbeyi ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler, bütün komutanlar, sipahiler, süvarilerde yaya yürümeye basladılar. Koca Osmanlı ordusu, Piyade bir ordu haline dönmüştü.<br />
Padisah, çok saygılı bir şekilde önüne bakarak yürüyordu. Bütün vezirler, kumandanlar ve askerler merak içinde kalmışlardı. Her zaman olduğu gibi yine Hasan Can&#8217;a müracaat ettiler. Oda olup bitenlerin ne olduğunu anlayamamıştı. Öğrenmek için Selim Han&#8217;ın yanına yaklaştı ve: &#8221; Hayırdır inşallah Sultanım. Bütün ordu merak eyler. Devletli padişahımız acep niçin yaya yürürler? diyerek telaş ederler&#8221; dedi. Bu dünyayı iki cihangire az gören büyük Sultan şöyle fısıldadı:<br />
&#8221;İki Cihanın Sultanı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) önümüzde yaya yürürlerken biz nasıl at üzerinde olabiliriz, Hasan Can!&#8221;<br />
Bir müddet bu şekilde giden Selim Han tekrar atına binince diğerleri de atlarına bindiler. Osmanlı ordusu, bu şekilde çölde yol almaya devam etti ve kimseye nasip olmayan çölü geçme şerefi bu büyük cihangire nasip oldu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.uhut.net/tarihin-sayfalarindan/106_misir-seferi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

