Kovulduğumuz cennete niçin dönemiyoruz?

Basit bir disiplinsizlik sorunu yüzünden kovulduğumuz cennete dönmemizin önünde hangi engel var? Allan neden, kimlere merhamet etmez?

ADEMİN İSİMLERİ ÖĞRENMESİ BAHSİ
“2083 Kıyamet İşareti mi?” başlıklı yazıma gelen yorumları okuyunca, “evet kıyametin vakti yaklaşmış” diye düşündüm. Çünkü bir toplum bu kadar ezbere karar veriyorsa, o toplumun ‘kıyameti’ gelmiş demektir.

Yani insanlar cidden okuduklarını anlamıyorlar mı, yoksa basiretleri bağlanmış da önüne sabit bir kare konulan kamera gibi hep aynı şeyi görmek işlerine mi geliyor?

O yazıda kıyametten hiç bahis yok. Hatta ilk cümlede kıyametin vaktinin bilinmemesinde insanlar için büyük hikmetler bulunduğuna vurgu yapılır. Ama birileri döndürüp döndürüp meseleyi kıyametin ne zaman kopacağına getirmiş ve ardından da “Kıyametin ne zaman kopacağın Allah’tan başak kimse bilmez!” deyip yazara çamur atmış! Bari ne söylediklerini bilseler…

Ne ise isteyen istediğini yazma ve anlama hakkına sahiptir. Ancak bir metnin bu kadar tuhaf ve ilgisiz yorumlara yol açması bana garip geldi. Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Şuayb’ın, toplumları karşısındaki aczi aklıma geldi. İçim sızladı ama yapılacak bir şey yok. Bu, insanın yazgısı anlaşılan!

İnsanın sözü ‘yanlış anlamak’ gibi bir hürriyeti de var. Fakat onlar, bizim okurlarımızdan sanki biraz daha insaflı idiler. Çünkü en azından Rabbin elçilerine ‘Biz senin dediklerini anlamıyoruz!’ diyorlardı, ‘Yine atıyorsun!’ demiyorlardı. Evet, inatla hayatı yine kendi bildikleri gibi sürdürseler bile kusuru kendilerinde biliyorlardı… “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayacağız!” diyorlardı. Bugünün insanı yargılarında daha bir tuhaf.

İşte ben bugün bu ‘biz senin dediklerini anlamıyoruz’ cümlesi üzerinde duracağım…

ANLAMAK İSTEYENLER İÇİN KURAN BİR HAZİNEDİR
Kur’an-ı Kerim’de ilginç kıssalar var. Anlamak isteyenler için, bitmez tükenmez bir hazine. Her kıssası her mev’izesi, her benzetmesi, her örneklemesi muazzam hikmetler, manalar ve temsiller içeriyor. Ve o kadar açık ki insanların onu anlamaması için kasten körü, sağırı ve ahmağı oynaması gerekiyor.

Zaten ‘küfür’ de bu değil mi? Gördüğü halde görmezlikten gelmek! Anladığı halde anlamamak veya gerçekten baktığı ve güya gördüğü halde görmemek! Bu hal, çoğu kere niyetle alakalıdır fakat daha çok da algı düzeneğimiz bir neticesi! Yani zihni yapımızın oluşturulması –isimlerin öğretilmesi- esnasında oluşmuş hata ve ‘bad sector’lerle ilgili!

Biz, Adem ile Havva meselesini, Hz. Adem’e isimlerin öğretilmesi meselesini, Adem’in Havva ile birlikte cennetten kovulması hadisesini, bir zamanlar adı Adem olan ilk insanın başından geçmiş gaybî vaka bilip öyle değerlendiriyoruz. Halbuki o dahi diğer tüm kıssalar gibi bir yönüyle de alegoriktir.

Hz. Adem’in esasında nerede yaratıldığı, cennetten hakikaten kovulup kovulmadığı, bu dünyaya nasıl geldiği çok önemli değil. Öyle veya böyle insan bir vakıadır. Ve istese de istemese de ölümlü bir dünyada yaşamaktadır. İyi veya kötü olmak gibi iki seçenekle karşı karşıyadır. Bir tür hayvan olmasına rağmen kendisine ekstradan verilen aklı sayesinde, diğer tüm yaratıkları sevk ve idare edebilecek konuma çıkarıldığı ve içinde yaşadığı şart, imkân ve hallerden kendisine bir cennet de inşa edebileceği bir cehennem de var edebileceği gerçeğidir.

ADEM VE HAVVA KISSASINI SEMBOLEŞTİRİRSEK…
Bir şartla ki mevcut şartları cennete dönüştürebilmesi için ‘disiplin’ denilen manivelayı kullanması gerekiyor. Onu bıraktığı takdirde zaten şartlar kendiliğinden onu cehenneme sürükleyecektir.

Hatırlayın Adem ‘cennette’(!) idi. Ve bir tek kuralı vardı o cennetin; ‘Şu ağaca yaklaşma’!

Onun ne olduğu önemli değil. İnsan denilen varlığın önünde bir tek yasak vardı, diğer her şey serbestti. İnsan illa da o yasağı ihlal etmek istedi. Disiplinsizlik yani…

Şeytan, yılan, heva (Havva), içinde var edildiği cennet –ki o algıdır/bilinçtir- hepsi birer sembol. Bütün bunlar, doğan her insanı neyin beklediğini sembolize ederler. Ve cennet gibi bir bilinç içinde yaşamanın da hayatı cehenneme çevirmenin de insanın kendisinin elinde olduğu hatırlatılır. Eğer siz disiplin denilen kural içinde yaşama azminizi kaybeder ve kural dışılığı hayat tarzı edinirseniz, out of kategori olmanız, bir tür körlük cehennemine düşmeniz kaçınılmazdır.

Her doğan, bu yasağı istisnasız deldiğine göre demek ki insanoğlunun en temel açmazı disiplinsizliktir. Mamafih insan tabiatı, -Allah’ın lütuf ve müdahaleleri olmadan- mutlak bir disiplin var etme ve onu sürdürme kabiliyetinden de mahrumdur. Allah, şu mahlûk tanrılık taslamasın diye –çünkü ona kendi ruhundan üfledi- fıtratının her bir noktasına saklı zaaflar yerleştirdi. Açlık onlardan biridir, uyku onlardan biridir, sınırsız arzularına karşılık iradesinin azlığı onlardan biridir, ne kadar güçlü bir imana sahip olursa olsun günahsızlığı başaramaması onlardan biridir… Evet, insan, yapısı bakımından tanrılık tasarlama donanımından çok uzaktır. Ama onda var edilen algı tanrılık tasarlamayı da içeriyor.

Onda bu algının oluşmasına yol açan bir; ona tevdi edilen ‘ilah bilinci’ ve tabii ki ‘esma talimi’dir. Cenabı-ı Hak, ‘Adem’e, eşyanın tüm isimlerinin öğretildiğini’ haber verir. Biz bunu,” Adem Aleyhisselama her şey öğretilmiş…” olarak anlıyoruz. Kendimizin de bir Adem olduğumuzu, onun yaşadığı tüm süreçlerin aynıyla bizim için de geçerli olduğunu hiç aklımıza getirmiyoruz.

Disiplinin her birimizin önündeki en ciddi sınav olduğunu, şehvet tuzağına düşme –ağacın meyvesinden yeme- ihtimalinin bizim için de söz konusu olduğunu, bizim de Şeytan (zorlayıcı dış faktörler), Yılan (nefs-zorlayıcı iç faktörler-) ve Havva (heva-yani heves ve haz düşkünlüğü) üçlüsüyle baş etmek zorunda olduğumuzu, bunların tuzağına düşme ihtimalinin çok yüksek olduğunu, ‘adem’in –yani insanın-, bu üçü yüzünden derin mahcubiyetler ve tard edilişler yaşadığını; ama esasında insan, kendisine öğretilenlere uyarak bütün bunlarla baş edebileceğini bilmezlikten geliyoruz.

Evet, bütün bunlar her birimiz için yeni baştan yaşanan seremonilerdir ve hepimiz evet hepimiz yeni baştan ‘esmayı öğrenmek’, eşyanın isimlerini tek tek birer birer öğrenmek zorunda olduğumuzu unutuyoruz.

İnsanın gelişimini inceleyenler bilirler ki insan dünyaya henüz program yüklenmemiş bir bilgisayar gibi geliyor. Her bir şeyi yeniden ve tek tek öğrenmek zorundadır. Evet, hardware denilen maddi donanım önemlidir. Evet, ne tür programların yüklendiği (software) önemlidir ama operatör –yani onların nasıl kullanılması gerektiğine karar veren iman- daha önemlidir. İman ve onun var ettiği iyi niyet her şeyin üstündedir.

ÇOCUĞA İSİMLER ÖĞRETİLİRKEN…
Fakat hardware ne kadar mükemmel olursa olsun, operatör ne kadar mahir olursa olsun, eğer bir bilgisayara program yüklenmemişse veya doğru yüklenmemişse o bilgisayardan tam yararlanmak da mümkün olmaz. Programlardaki en küçük arıza, eksiklik, yanlış veya eksik yükleme operatörün çabalarını akim bırakır.

Yani insana (çocuğa) ‘Adem’ olma yolunda ‘isimlerin öğretilmesi’ (hayat algısının oluşturulması) sırasında yapılan hatalar veya yüklenilen şartlanmışlıklar yahut içinde yetiştiği kültür ve inanç ortamının ona yüklediği hazır bilgiler ve blok düşünceler, o insanda öyle arazlar, öyle kalıcı arızalar bırakır ki çoğu kere, bilgisayarlara bazen yeniden format atma gerekliliğinin doğduğu gibi- onu yeniden formatlamak gerekiyor ki normal insan gibi düşünebilsin, karar verebilsin, anlayabilsin. Aksi takdirde, o tıpkı kendisine tanımlanandan başkasını bilmeyen bir bilgisayar gibi, tanımlı olandan başkasını anlamaz.

Mesela klavyelerin üzerindeki işaretler tek tek tanıtılmıştır, kombinasyonlarıyla birlikte… Siz Shift ile birlikte A tuşuna bastığınızda bunun ekrana büyük ’A’ olalar gelmesi daha önceden yapılan programlama ile tanıtılmıştır. Yoksa hiçbir bilgisayar siz klavyesindeki bir tuşa bastınız diye onu ekrana yazmaz. Önce kullanacağınız klavyedeki tüm harfler tek tek tanıtılır (isimlerin Adem’e tek tek öğretilmesi gibi-). Ancak ondan sonra, o klavye ile bilgisayarınızla iletişim kurabilirsiniz.

GÖZLERİ VAR AMA GÖRMEZLER
İnsanın da âlem ile ve diğer insanlar ile iletişim kurabilmesi için, evrene ait tüm kelimeleri ve karakterleri tanımış olması gerekiyor. Bunu da insanın ailesi, çevresi ve şartları sağlar, bilerek veya bilmeyerek. Bu kayıtlar ve tanımlamalar bizim zihni yapımızı ve zihniyetimizi meydana getirir.

Her bir insanın zihin dediğimiz bir işletim sistemi vardır malum. Zihin dediğimiz o tabloda, daha önceden tanımlanmamış bir nesne, davranış biçimi veya mana asla bizim tarafımızdan bilinemez. Yahut yeni bir öğrenme olur. Eğer zihniniz ilk üç yıl yapılan yüklemelerden sonra yeni yüklemelere izin vermez hale gelmişse artık siz asla yeni bilgileri alamaz, yeni duruş sağlayamaz, yeni fikirlere alışamazsınız. Yani Kur’an’ın ifadesiyle artık, kör, sağır ve ‘ahmak’sınız. ‘Onların gözü var görmezler, kulağı var duymazlar, kalpleri var anlamazlar.’ ayetinde sözü edilen basiret bağlanması işte böylesi bir haldir.

Daha önce size tanıtılmadığı için bilmediğiniz ve yeni şeyleri bilmeye de yanaşmadığınız için körelmeye başlar ve sonunda aynı şeyleri tekrarenden basit bir varlık olursunuz. Nitekim değişime yanaşmayan, doğan yeni şartları ve yeni yaklaşımları içselleştiremeyen insanların zihni, yeni program yüklenmesine kapalı bilgisayarlar gibidir. Bu şuna benzer. Adam ne yapıp etmiş kendisine bir ‘Commodore64’ almış. Ama sonraki tüm gelişmelere sırtını dönmüş. Dışarıdan bakanlar açısından adamın hali ne kadar içler acısı. Ama kendisi bilmiyor.

İşte kendi fikrini esas tutup bunun dışında her söyleneni yanlış ve eksik addedenin hali o adama benzer. ‘Allah yardırıcısı olsun’ diyeceğim ama Allah o türlere yardım etmiyor! Çünkü akıl vermiş, kalp vermiş, basiret vermiş ki onları işletsin…

Hepimiz, safvet çağı olan ‘sebavet’ (çocukluk) cennetinden merakımızla çıkar, cinselliği tanıyarak o ağacın meyvesini yer ve safvetten çıkıp sebep-sonuç kaosunun oluşturduğu cehenneme düşeriz. Akıllı olanlar, kendisine öğretilen isimlerin yardımıyla yeniden cennete dönmeyi başarırlar. Tabii bunu başarmak o kadar zor ki… Âdemi o saffetinden (cennetinden) çıkaran disiplinsizlik ve tamahkârlığıdır. Önyargıları ve şartlanmışlıkları bırakmıyor ki yeniden o cennete dönebilsin!

İNSAN NASIL AHMAK KONUMUNA DÜŞER?
Evet, bir ‘âdem’ olarak her insan, isimlerin her gün yeniden öğrenilmesi gerektiğini anlamaz ve her daim yeni şeyler yüklenmeyi itiyat haline getirmezse, sürekli yenilenip değişmekte olan –‘Kulle yavmin huve fi şe’n’ (Rahman, 29)- ‘Evren’ ve içindeki değişim kanunları o insanı devre dışı bırakır. O artık, bağnaz, cahil, kördür ve ilk fırsatta onu ‘adem’ (hiçlik) rafına kaldırır.

İnsan, iman ve ferasetle kendisini hep yenilemesi gerektiğini unuttuğunda ve mevcut anlayışını ‘tek ölçü’ haline getirdiğinde tekrara düşer. Tekrar, insanı basitleştirir. Basitleştikçe ‘Âdemiyet’ten hayvaniyete doğru geriler ve artık daha önce öğrendikleri de onu kurtaramaz.

İşte ahmaklık, körlük, basiretsizlik dediğimiz hal, insanlarda böyle oluşuyor.

Basit bir disiplinsizlik sorunu yüzünden kovulduğumuz cennete dönmemizin önünde kendi zihin algımızdan başka mani yoktur aslında! O yüzden de Allah ‘kalbi marazlı’ olanlara merhamet etmez. ‘Akıl edip’ hatalarını değiştirme basireti gösteremeyen kalp marazlıdır. Allah korusun!
M. Ali Bulut – Haber 7 / mabulut@gmail.com

(Visited 29 times, 1 visits today)