İbn-i Haldun

İbni Haldun, yaşadığı çağın çok ötesine geçmiş, geleneksel bilim anlayışında yıkıcı ve yaratıcı etkileri nedeniyle yeni bir çağın yaratıcısı olmuş, ender rastlanan türden bir insandı. Defalarca atandığı Kadılık görevlerinden “iman eksikliği” ya da çeşitli entrikalar nedeniyle el çektirilse de hizmet ettiği hiçbir toplum onun katkılarını yok sayamadı. Her zaman aranan ve çağrılan bir âlim olarak, yaşadığı her toplumda derin ve olumlu etkiler yarattı. Modern sosyal bilimlerin doğuşu, tam anlamıyla İbn Haldun’un yaklaşımı ve çalışmalarıyla ortaya çıktı.

İbni Haldun, Milâdî 1332 yılında Tunus’ta dünyaya geldi. Tunus’ta, doğduğu rivayet edilen Halduniye mahallesi koruma altına alınmış ve bir müze gibi hâlâ eski halini bugün de korumakta. İbni Haldun’un otobiyografisinde söz ettiği üzere, Güney Arabistan menşeli olan Haldun ailesi Arap fetihlerinin yaşandığı ilk yıllarda İspanya’ya göç ederek Carmona bölgesine yerleşmişti. Aile daha sonra Sevilla’ya taşındı. 9. yüz yılda yaşanan iç savaşlarda önemli rol oynamışlar ve şehrin önde gelen üç ailesinden biri haline gelmişlerdi.
Sonraki dört yüz yıl boyunca Haldun ailesi, Emeviler, El-Murabıt ve El-Mahud hanedanları altında birbiri ardınca yüksek idari ve siyasi görevlerde bulundular; ailenin diğer üyeleri ise orduda görev yaptı ve birkaçı İspanya’daki Hristiyan etkisini geçici olarak durduran El-Zalaka Savaşı’nda (1086) hayatını kaybetti. Ancak bu yolla kazanılan zaman çok da uzun değildi ve 1248 yılında Sevilla ve Cordoba’nın düşmesinden hemen önce, Haldunlar ve vatandaşların birçoğu Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek, Fas’ın kuzey kıyılarında bulunan Sabtah şehrine (şu an harabe bir İspanyol kenti olan Ceuta’ya) indiler.

İspanya’da kalan göçmenler, Kuzey Afrikalı yerel kabilelerden çok daha yüksek bir sosyo-ekonomik statüye sahipti ve Haldun ailesi kısa süre sonra Tunus’taki hükümdar tarafından idari görevlerde bulunmak üzere çağrıldı. İbni Haldun’un babası da bir yönetici ve asker olarak görev yaptı; fakat kısa süre sonra kendini teoloji, hukuk ve edebiyat çalışmalarına adamak üzere kariyerinden vazgeçti. İbni Haldun, anılarında babasını şu sözlerle aktarır: “Arapça hakkındaki bilgisi övgüye değerdi. Çeşitli biçimlerdeki şiir tarzlarını bilirdi ve edebiyatçılar arasında anlaşmazlıklar yaşandığında, onun bilgeliğine başvurulduğunu ve eserlerini kendisine sunduklarını oldukça iyi hatırlıyorum.”
Ancak 1349 yılında veba hastalığı Tunus’u vurdu ve babasını ve annesini elinden aldı.

Bilim Ve Diplomasi
İbni Haldun, okuduğu temel kitapları listelemiş, ayrıca öğretmenlerinin hayatını ve eserlerini ayrıntılı biçimde kaydetmişti. Kuran’ı hatmettikten sonra başlıca tefsirleri de okudu; İslam hukukunda sağlam bir temel kazandı; Arap edebiyatının başyapıtlarını okudu ve sonraki hayatında iyi hizmet verebilmek amacıyla akıcı biçimde ayet yazabilmek için güçlü bir stil ve kapasite edindi.
Çeşitli hükümdarlar için şiirler kaleme aldı. 20 yaşında Tunus Mahkemelerinde görevlendirilişinden üç yıl sonra, Fas Hükümdarı tarafından danışmanlık görevine getirildi. Bu yıllarda evlenmişti. Bununla birlikte, iki yıllık hizmetinin ardından, bir isyana destek verdiğinden şüphelenildiği için hapis cezası aldı.
Yaklaşık iki yıldan sonra serbest bırakıldı ve iç çalkantılarla boğuşan Fas’tan ayrılmaya karar verdi; ardından, 32 yaşındayken Granada’ya geçti ve orada hizmet vermeye başladı. İbni Haldun, ertesi yıl I. Castile Pedro ile barış antlaşması yapmak üzere Sevilla’ya gönderildi. Orada “atalarının izlerini” gördü. “Pedro bana cömert davranarak memnuniyetini dile getirdi ve bu arada, atalarımızın Sevilla’daki etkisini fark ettim,” diye aktarır İbni Haldun.

Pedro kendisine gelecek vaat eden bir görev de teklif etmişti. Birlikte Haldun’un atalarını yâd ettiler; ancak İbni Haldun bu teklifi kibarca reddetti. Öte yandan, Granada Hükümdarı’nın kendisine sunduğu köyü memnuniyetle kabul etti ve bir kez daha kendisini rahat hissettiğini ifade ettiği Constantine’de güven içinde bıraktığı ailesini buraya getirdi. Fakat kendisinin gücünden çekinen düşmanlar ve entrikacılar, Hükümdar’ın yardımcısını Haldun aleyhine propaganda yaparak etkileri altına aldılar. İbni Haldun bu durum karşısında kendisini riskli bir pozisyonda gördüğünden Afrika’ya dönmeyi tercih etti. Takip eden 10 yıl boyunca Bejaya’dan Tilimsan’a, Biskra’ya, Fas’a ve bir kez daha Granada’ya taşındı ve çeşitli hükümdarlara danışmanlık yapmaya devam etti. Rakibi ve sonradan dostu olan İbni Halib, hizmet ettiği Granada Hükümdarı’nın emriyle öldürülünce, onun görevine getirildi.

Bu dönemde İbni Haldun, vezirlik ve diğer idari görevlerde bulundu, yanı sıra eğitim ve öğretim işlerine devam etti. Bu denli hareketli bir hayat sürmesi, kısmen dönemin istikrarsızlığıyla da açıklanmaktadır.
Kuzey Afrika’yı ve Müslüman İspanya’yı egemenliği altına alan Almohad Hükümdarlığı 13. yüz yılın ortalarında parçalandı ve Fas, Cezayir ve Tunus tekrar bağımsız hale geldi. Savaşlar, ayaklanma ve entrikalar her bölgede farklı karakterlere sahipti ve bu ortamda hiç kimsenin hayatı güvende değildi. Ancak İbni Haldun’un durumunda iki etken daha söz konusuydu; takdir gören konumu nedeniyle sürekli yeni düşmanlar ediniyor ve kendisine karşı yeni entrikalar ortaya çıkıyordu.

Mısır’a Yolculuk

Kalat İbni Salama’da kaldığı dönemde İbni Haldun, Mukaddime adlı yapıtının ilk taslağını tamamlamakla kalmadı, aynı zamanda büyük tarih setinin bir parçası olan ve en iyi yapıtlarından biri olarak görülen Kitab el-İber’i tamamladı. Bu eser, Müslüman Kuzey Afrika’nın tarihi hakkında bir kaynak teşkil etmekteydi. Öte yandan, bu eseri yazmak için kendinden önceki eserlere ulaşması gerekiyordu ve bu nedenle sığındığı evinden çıkarak tekrar şehir hayatına döndü. Yanı sıra, yakalandığı ciddi bir hastalık da onu şehre dönmek zorunda bıraktı. Tunus’a geri dönme izni aldı ve burada yalnızca bilimsel ve tarihsel çalışmalar yürüttü.

Fakat bir kez daha tanınmış bir bilim insanının kıskançlığını ve yöneticilerin kuşkularını üzerine çekti ve 1382 yılında, 50 yaşındayken Mekke’ye hac yolculuğu yapmak bahanesiyle Mısır’a gitmek için hükümdardan izin alarak, Tunus’tan ayrıldı.
Yaklaşık kırk günlük yolculuktan sonra İbni Haldun Mısır’da bulunan İskenderiye şehrine ulaştı. Kısa bir süre sonraysa Kahire’ye geçti. Kahire, o zamanlar Arap dünyasındaki en büyük ve en zengin şehir haline gelmişti. Şehrin Haldun üzerinde bıraktığı etki çok derindi: “İşitmiş olduğum büyük şehri, dünyanın bahçesini, ulusların toplanma yerini gördüm… İslam sarayını ve iktidar tahtını gördüm…” Kahire’ye duyduğu merak oldukça uzun sürdü ve orada kaldı. Zira, Kuzey Afrikalı gezginlerin ifade ettiği üzere: “Onu (Kahire’yi) görmeyen, İslam’ın gücünü bilmiyor demektir.”
Kısa bir süre sonra dönemin en büyük akademisi olan El-Ezher Üniveritesi’ndeki bilim insanları, kendisi dersler vermek üzere davet ettiler. Haldun ilk başta teklifi kabul etmek istemedi. Ardından, Memlük Hükümdarı Barkük, onu Kamhiye Üniversitesi’nde hukuk öğretmenliğine (Kadılığa) atadı. Barkük ayrıca, Tunus Hükümdarı ile İbn Haldun’un ailesinin kendisine tekrar katılmasına izin vermesi için görüşmelerde bulunarak gerekli izni aldı; ancak, aileyi taşıyan gemi İskenderiye limanında battı ve Haldun, ailesini bu kazada yitirdi.

Hukuk Çalışmaları
İbni Haldun hukuk alanındaki çalışmalarını oldukça ciddiye aldı: Kadı olarak kararlarında yalnızca her bir davanın esası tarafından yönlendirildiğini ve adaletin sağlanması sürecinde ortaya çıkan sayısız ihlali düzeltmeye çalıştığını ifade etti. Hoşgörülü ve geniş karakterli Mısırlıları biraz eğlendirici ve püriten bir tavırla eleştiriyordu ve görüşleri öğrencilerinden biri tarafından şu sözlerle kaydedilmişti: “Bu Mısırlılar sanki Yargı Günü gelmeyecekmiş gibi davranıyorlar! Biriken sorunlar bir süreden beri benimle hükümdarlar arasındaki atmosferi kararttı.” Yaşanan sorunlar nedeniyle görevinden alındı ve hayatının sonuna doğru sadece bir yıl için tekrar Baş Kadı olarak görev yaptırıldı.
Bu görevden alınsa da akademik hayatı sona ermemişti ve farklı konularda dersler vermeyi sürdürdü. Kahire’deki günlerini Mukaddime’yi yazarak geçiriyordu.

Birkaç yıl sonra Şam’a ve Filistin’in kutsal şehirlerine giderek, doğu Arap dünyası hakkındaki bilgilerini daha da genişletti. Hebron’da bulunan İbrahim’in mezarını ve İsa’nın peygamber olarak tanındığı Beytüllahim’de bulunan Doğuş Kilisesi’ni ziyaret etti.
İbni Haldun, 1389’da yaşanan saray isyanı sırasında baskı altında kalarak isyancılara destek vermek zorunda kalsa da Barkük ona karşı kin beslemedi. Durumu daha da kötüleştirmek yerine bu yaşlı ve olgun bilim insanını yakınında tutmayı tercih etti. Kısa bir süre sonraysa, Haldun için hayatının en büyük rollerinden birisi, kendisini sahneye çağıracaktı.

‘Dünyanın Hükümdarı’ İle Tanışma
İbni Haldun’un Mısır’da geçen yılları esnasında Sultan Faraj, Şam Seferi’nde kendisine eşlik etmesini istedi. Mısır’a ulaşan haberlere göre, Timurlenk’in ordusu Şam’a doğru yola çıkmıştı.

Sultan, Şam’da sadece iki hafta kalabildi: Kahire’de ortaya çıkan isyan ihtimali nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı. Şam’da İbni Haldun ve birkaç komutanını bırakmıştı. Timurlenk ile başa çıkmak, Şam’ın yerel liderlerine kalmıştı. İbni Haldun, Timurlenk’in taleplerini dikkate almalarını salık verdi. Anlaşma şartlarını Timurlenk ile görüşmek İbni Muflih adlı bir âlimin göreviydi. İbni Muflih, Timurlenk’in kampından geri döndüğünde, ileri sürdüğü şartlar Şam sakinlerinin hoşuna gitmedi.

İbni Haldun Timur’la yüz yüze görüşmek istediği için Şam’dan ayrıldı ve Timurlenk’in kampına gitti. Görüşmeye tek başına mı yoksa bir heyetle mi gittiği ise hâlâ bilinmiyor. İbni Haldun yanında Timurlenk için hediyeler götürdü ve oldukça iyi karşılandı. Timurlenk’in kampında otuz beş gün kalarak uzun sohbetlere daldı.

Bu süre içerisinde İbni Haldun Timurlenk’le bir tercüman aracılığıyla birçok görüşme yaptı. Görüştüğü konular çeşitliydi ve bazıları kayıt dışıydı.

Tarihçi Walter Fischel, konuştukları altı özel konuyu şöyle aktarıyor:
1. Magrib ve İbni Haldun’un köken ülkesi;
2. Tarihsel kahramanlar;
3. Geleceğe ilişkin planlar için öngörüler;
4. Abbasi Halifeliği;
5. İbni Haldun ve dostları için Af ve Güvenlik;
6. İbni Haldun’un Timurlenk’le kalma sebepleri.

Görüşmelerin neticesi tüm Arap dünyası açısından muazzam bir kurtuluş ile sonuçlanmıştı. İbni Haldun Şam’a beklenmedik oranda iyi koşullarla yapılmış bir anlaşma ile döndü. Yanı sıra, Timur, Haldun’un kendisiyle kalarak impratorluğunun hukuk işlerinin başına geçmesi için ısrarda bulunmuşsa da Haldun bu isteği kibarca reddetmişti. Haldun, Timur’un kendisine ve Arap halkına karşı gösterdiği cömertlik ve şefkat nedeniyle teşekkürlerini sunarak kamptan ayrıldı ve Şam’a geri döndü.

Son Günleri
İbni Haldun Mısır’a dönmesinin ardından Mâlikî hakimliği görevine getirildi. Mâlikî hakimleri topluluğundaki siyasi karmaşa nedeniyle, İbni Haldun beş yıllık dönemde üç defa görevden alınmış ve tekrar görevine atanmıştı. 17 Mart 1406’da görev yaptığı sırada öldü. Yetmiş dört yaşında, Kahire’deki Bâbü’l-Naâr’ın dışında bulunan Sûfi mezarlığına gömüldü.

Bilim Ve Felsefe Alanındaki Katkıları
İbni Haldun’un bilim hakkındaki görüşü, dinsel bilimleri ve dinsel olmayan bilimleri birbirinden ayırmayı içeren geleneksel bir yaklaşım içerir. Dinsel olmayan bilimler, yararlı ve yararlı olmayan bilimler olarak (temel olarak büyü, simya ve astroloji gibi okült bilimlere) ayrılmıştır.
Mukaddime’de İbni Haldun tüm bilimler hakkında örnekler ve alıntılarla birlikte raporlar sunar. Kitabında büyü, simya, astroloji ve felsefeyi çürütmeye çalışmasının bir sebebi vardır; zira Haldun nesnel dünyanın nesnel analizlerini yapma taraftarıdır. Çalışması, günümüzde bilimin gelişmesine dair temel bir dayanak noktası durumundadır.

Haldun’un felsefeye ilişkin yaklaşımı, tasavvuf ve teolojiyi bağdaştırmaya çalışması anlamında, Gazâlî’yi andırır. Kitab-ül İber, yedi ciltlik bir tarih kitabıdır ve edebi kısımlara ayrılmıştır: Giriş bölümü olan Mukaddime, insan toplumuna ilişkin ayrıntılı bir çalışmadır. İbni Haldun yazılarını, yaygın olarak “toplum hakkında araştırmalar” ya da “sosyoloji” anlamına gelen “Al-Umran”, “Al-İttima”, “El Beşeri” başlıkları altında toplar. İkinci kısım, Arapların ve soylarının tarihini; Suriyeliler, Persler, Yahudiler, Kıptiler, Yunanlılar ve Romalılar da dahil olmak üzere eski ulusları; İslam’ın ortaya çıkışını, Peygamber’in hayatını ve İslam’ın ilk dört halifesini; Türklerin ve Frankların tarihini içerir. Üçüncü cilt, yazarın yaşadığı döneme dek olan Emevi, Abbasi ve Berberi toplumlarının tarihini aktarır. Dördüncü cilt, İspanya’da Fatımilerin, Karmatilerin ve Müslümanlar’ın yükselişine ve düşüşüne değinir. Beşinci bölüm Selçuklu Türkleri, Haçlı Seferleri ve Memlüklerin Mısır’daki öyküsünü içerir. Altıncı bölüm, Berberiler arasındaki detaylı bağlantılar ve politik müdahalelerle ilgilidir. Yedinci bölüm, çeşitli disiplinlerin benzersiz bir şekilde entegrasyonudur ve yazarın sosyolojik çalışmalarını desteklemek için bu disiplinleri bir arada kullanabileceğini ortaya koymayı amaçlar.
İbni Haldun, Mukaddime’yi tarih kitabı Kitab-ül İber’e bir giriş olarak yazdı; ancak Mukaddime, kitabın kendisinden çok daha tanınmış bir yapıt haline geldi. Mukaddime, genel olarak bir medeniyetin kökeni, gelişimi ve çöküşü ve özellikle ortaçağ Müslüman uygarlığına bakmak için olağanüstü, yepyeni bir yol gösteriyordu.

Haldun, İslami entelektüel gelenekten geldi. Ancak diğer çoğu eser, ciddi tarihsel hatalar, mantıksız yaklaşımlar ve istenmeyen abartılarla doluydu. İbni Haldun, bu yazıların doğruluğunu, gerekçelerini, özündeki somut tanıklıklar veya fikri eksiklikler nedeniyle sorguladı. İnsanlık medeniyetinin kapsamlı bir tarihini üretmenin ötesinde, geleneksel görüşleri sorgulamaktaydı. Sosyal bilimler ve epistemoloji alanında ayırt edici ve iyi geliştirilmiş bir çerçeve oluşturmak istiyordu. Bunlar, İbni Haldun’un insanlık tarihinin yazımına dev bir entelektüel katkıda bulunmasının temelinde yatan nedenlerdi.
Tarkan Tufan

(Visited 32 times, 1 visits today)