Uhud Savaşı

Hicret’in 3. senesi 7 Şevvâl / Milâdî 625

Ku­reyş müşrikleri, Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerinden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müs­lü­mandan yedikleri ağır darbeyle iz­zet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler nezdindeki prestijleri de haliyle sarsıl­mıştı.

Ayrıca sahilden giden Şam ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından de­vamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuru­yor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Ku­reyş müşrikleri bu se­fer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını gön­dermeye başlamışlardı; ama bu­rası da Pey­gam­be­ri­miz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gön­der­di­ği se­riy­ye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mal­la­rına el ko­nulmuştu.

Haliyle, bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husumetlerini artırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için adeta can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın ha­reketi, onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.

Ku­reyş İleri Gelenlerinin Teklifi

Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı, Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düş­mekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbi’nin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Dâ­ru’n-Nedve”de muhafaza edilmekteydi.[1]

Bu sırada, bilhassa Bedir Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunla­rın da içinden Cübeyr b. Mut’im, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil gibi Ku­reyş’in ileri gelenleri sayılabilecek kimseler, Ebû Süfyan’a şu teklifte bulun­dular:

“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların ser­ma­yesini sahiplerine ve­relim, kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!”[2]

Teklif oy birliğiyle kabul edildi.

Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam yüz bin altın… Hisse sahiple­rine sermayeleri olan elli bin altın verildi. Kârıyla da süratle harp hazırlığına başlandı.[3]

Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler, bu sefer büyük bir ordu hazır­lamak kararında idiler. Sadece mahallî gönüllü askerler, hatta devamlı mütte­fikleri bulunan Ahabiş[4]kabilesi askerleriyle de iktifa etmiyorlardı. Arabistan Ya­rımadası’ndaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.

Kendileri Mekke’de süratle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendir­dikleri, içlerinde birçok ünlü kişinin, şâirin, hatibin de bulunduğu propaganda heyeti ise, bütün Arabistan Yarımadası’nı karış karış dolaşıyor, anlaşabilecek­lerini tahmin ettikleri kabilelere, girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Pey­gam­be­ri­mize karşı ayak­landırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin tek bir sözü, bir hatibin tek bir hitabesi için kabilelerin ica­bında birbirle­rine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatib­le­rin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları ken­di­liğinden anlaşılmış olur.

Müşrik Ordusu Hazır

Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılma­sıyla şirk ordusu tam üç bin kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı.[5]

Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve as­kerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!

Komutan, Ebû Süfyan Sahr b. Harp idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın ka­rısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacakla­rına dair kadınlara yemin bile ettirdi.

Ku­reyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan b. Uveyf, birini Talha b. Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbiş kabilesinden biri ta­şı­yordu.

Ku­reyş, hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek uzun bir sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.

Medine’ye Gelen Haber

Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûl-i Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mek­tupta, Ku­reyş müşriklerinin hazırlıklarını ta­mam­la­dıkları ve Me­dine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.

Mektubun altındaki imza, Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Abbas’a âitti. Re­sûl-i Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hatta bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Re­sûl-i Ekrem, “Sen bulun­duğun yerde daha güzel cihat etmektesin. Senin Mek­ke’de oturman daha hayırlıdır”[6]buyurmuştu.

Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhte­viyatını gizli tuttu ve bir­kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat “Kötü haber ça­buk yayılır” hesabı, Ku­reyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Ku­reyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabe­yi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahit­ler, yolda Ku­reyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Me­di­ne’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber ver­di­ler.

Mücahitlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyu­yordu.

Ku­reyş Ordusu Uhud’da
Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Ku­reyş ordusu, Şev­vâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud dağı­nın yakınında bulunan Ayneyn tepesi ya­nında karargâ­hı­nı kurdu.

Pey­gam­be­ri­mizin Rüyası
Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı: “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gör­düm.”

Ashab-ı kiram, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun yâ Re­sû­lal­lah!” diye sor­dular.

Hz. Resûsullah’ın cevabı şu oldu:

“Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağ­zında bir gediğin açılmasını görmüş ol­mam, bir zarara uğramayacağıma işa­rettir. Boğazlanmış sı­ğır, ashabımdan bir kısmının şehit edileceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince… O, askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir!”[7]

Bir başka rivayete göre, Peygamber Efendimiz rüyasını, “Rüyamda kılıcı yere çarptım; ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’min­lerden bazılarının şehit dü­şeceklerine işarettir. Kılıcı tekrar yere çarp­tım; eski, düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, mü’minlerin toplanacağı­na işarettir”[8]şek­linde anlatıp yorum­lamıştır.

Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüya, ashap­la harp hususunda yapacakları istişareye de tesir edecektir.

Ashapla İstişâre
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ensar ve muhacirlerin ileri gelenleri­ni bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişarede bulundu.

Pey­gam­be­ri­mizin kanâati, gördüğü rüyanın da ilhamıyla, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvu­rup onların da kanaatlerini öğrenmek istiyordu.

Ashabın ileri gelenlerinin birçoğu da, Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O âna kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Ab­dullah b. Übey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

Ancak Bedir Gazâsı’nda bulunmayan kahraman ve genç sahabe­ler, Bedir’de bu­lunan gâzilerin nâil olduğu ecr ve sevabı, Bedir şehitlerinin ulaştığı yüksek de­receleri Resûl-i Ekrem Efendimiz­den işitmekle, o harpte bulunmadıkların­dan dolayı son derece üzül­müş­lerdi. Bu sebeple, düşmanı Medine dışında kar­şı­lama arzu­su­nu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyor­lar­dı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Vallahi, onların Câhiliyye devrinde bile Medine’ye, üzeri­mize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslamiyet devrinde onla­rın Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyrulur? Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düş­manlarımızla gö­ğüs göğüse cenk edelim!”[9]

Bir kısmı ise şöyle diyordu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer onları dışarıda karşılamazsak, düş­man bu durumu korkaklığımıza ve zaafımıza hamlederek şımarır!”

Bu arzuyu taşıyanlara, cesur ve bahadır bir zât olan Hz. Hamza, Sa’d b. Üba­de, Nu’man b. Mâlik gibi hatırı sayılır, ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kah­raman Hz. Hamza, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ede­rim ki bu kılıcımla Medine dışında Ku­reyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek ye­meyeceğim!” diyerek, çıkıp düşman üzerine hücum etme arzu ve görüşünü izhar etti.

Hz. Hayseme’nin Konuşması
Hz. Hayseme, Bedir Muharebesi’ne katılmak için oğlu Sa’d ile kur’a çek­miş­ti. Kur’a, Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbi’ne katılan Sa’d ise, arzuladığı şe­hâ­det mertebesine ulaşmıştı. İşte, şehit babası Hz. Hayseme de şöyle konu­şu­yor­du:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ku­reyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâ­biş’ten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelerek meydanları­mıza in­diler. Bizi, evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gide­cek­lerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söy­leceklerdir. Bu, onların cesaretle­rini ar­tı­racaktır. Görüp de karşılaşmazsak ve yurdumuzun ortasından onları kovma­yacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!

.
Video silinirse youtube’da ara: uhud savaşının anlatımı

“Allah Teâlâ’nın bizi, Ku­reyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir. Eğer ikincisi olursa —ki şehitliktir— Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Hâlbuki, ben onu öylesine özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesi’ne çıkmayı arzuladı­ğımı duyan oğlum, benimle kur’­a çekmişti. Kur’a ona çıktı. Sonunda şehitlik mertebesine o ulaş­tı. Hâlbuki, ben şehit olmayı ne kadar arzu ediyorum! Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyveleri ve ırmakları arasında do­laşıyor ve bana, ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vad­ettiği ger­çeği buldum!’ diyordu. Vallahi, yâ Re­sû­lal­lah! Sabah gözlerimi açınca, oğ­lu­ma cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım. Yaşım, fazlasıyla iler­ledi. Artık Rab­bime kavuşmayı özlemekteyim. Yâ Re­sû­lal­lah! Beni şehit­lik­le, cennette oğ­lum Sa’d’ın arkadaşlığıyla nasiplendirmesi için Allah’a dua et!”

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Ken­disi için dua etti.[10]

Ebû Said el-Hudrî’nin babası Mâlik b. Sinan ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılar —ki istediğimiz bu­dur— ya da Allah, bize şehitlik nasip eder! Vallahi yâ Re­sû­lal­lah! Bence bu iki­sinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.

Yine kahraman bir sahabe olan Nu’man b. Mâlik ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben şehâdet ederim ki rüyada boğazladığını gördüğün sığırın temsil ettiği asha­bın­dan birisi de benim! Bizi cennetten mah­rum etme! Kendisinden başka ilâh bu­lunmayan Allah’a yemin ede­rim ki ben cennete girsem gerektir!” diye ko­nuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ne ile?” diye sordu.

Hz. Numan, “Çünkü” dedi. “Ben, Allah’tan başka ilâh bu­lun­madığına, se­nin de Allah’ın Resûlü olduğuna şe­hâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşı­laş­tığım gün de yüz çevirip kaç­mam!”

Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu.[11]

Karar

Resûl-i Kibriya Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık ara­zide yapmayı kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:

“Sabır ve sebat ederseniz bu kere dahi Cenab-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir!”

Kesin Karardan Sonra
Günlerden Cuma idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslüman­la­ra cihadın faziletinden, cihada nasıl hazırlanılacağından bahsetti ve “Cihatta ge­­ri durmak, ge­cikmek âcizliktir. Sabır ve sebat gösterildiği zaman Allah’ın yar­­dımı gelir. Sabır ve sebat ediniz! Sabır ve sebat ettiğiniz takdirde, Allah’ın yar­­dımı sizinledir” buyurdu.[12]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaate kıldır­dıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte hâne-i saadetine girdi. Bu iki sahabe, Efen­dimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.

Resûl-i Ekrem, içeride zırhını giymek, kılıcını kuşanmak­la meşgulken, dışa­rıda toplanmış bulunan Müslümanları, Sa’d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, “Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkmaları için Re­sû­lul­lah’a ısrar edip durdunuz. Hâlbuki, ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız!” diyerek ikaz et­tiler.

Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı; hatta pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekrem’in zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış halde evinden çıktığını görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan ka­lalım! Sana aykırı hareket edemeyiz!” diye konuştular.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah, onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”[13]

Arkasından da şöyle buyurdu:

“Süratle, size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebat gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.”[14]

İslam Ordusu
Hazırlanan Müslümanlar bin kişi civarında idi.[15]Sayıca Ku­reyş ordusunun üçte biri kadar… İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.[16]

Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab b. Umeyr, muhacirlerin; Üsseyid b. Hudayr, Evslilerin; Hubâb b. Mün­zir ise, Haz­reç­li­le­rin sancağını taşıyordu.
İslam ordusu, harekete hazırlanmıştı.

Peygamber Efendimiz, atına binmiş, yayını omuzuna as­mış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine, Abdullah b. Ümmî Mek­tum’­u bırakmıştı. Zırh­lı iki sahabe, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde önünde, mücahitler ise sağ ve so­lunda yer alıyorlardı.

Cenneti Arzulayan Sahabe
İslam ordusunun Uhud’a doğru hare­ket edeceği sıra­daydı.

Topal bir zât olan Amr b. Cemûh da, se­fere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her za­man Peygam­ber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. On­la­rı çağırdı ve “Beni de sefere çıkarınız!” dedi.

Oğulları, “Re­sû­lul­lah, senin sefere çıkmamana müsaade etti. Yü­ce Allah da seni mâzeretli say­mıştır” diye konuştular.

Gönlü Allah ve Re­sû­lul­lah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi ve “Yazıklar olsun size! Siz, beni Bedir Seferi’nde cen­neti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud Seferi’nde de mi alıkoyacaksınız? Herkes cennete giderken, ben evde oturup kalamam!” dedi; sonra da, doğruca Peygamber Efendimizin hu­zuruna vardı. “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu oğullarım, şunu bunu bahane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar! Vallahi, ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve cennette şu aksak halimle do­laşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen, benim Allah yolunda çarpış­mamı ve şehit düşüp şu aksak ayaklarımla cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?”

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Evet, uygun görürüm!” dedik­ten sonra ilave et­ti: “Ama Allah, seni mâzeretli saymıştır. Sen cihat­la mükellef değilsin!” Son­ra, bu sahabe­nin oğullarına, “Siz, onu sefer­den alıkoymaya mecbur de­ğil­siniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehitlik nasip eder”[17]bu­yurdu.

Bunun üzerine Amr b. Cemûh, derhal silahlandı ve kıbleye dönerek, “Al­lahım, bana şehitlik nasip et!” diye dua etti.[18]

Yahudi Yardımının Reddedilmesi

İslam ordusu, Seniyye tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü. “Kimdir bunlar?” diye sordu.

Mücahitler, “Abdullah b. Übey’in, Yahudi müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk” cevabını verdiler.

Resûl-i Ekrem, “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sor­du.

“Hayır, yâ Re­sû­lal­lah…” denilince, Efendimiz, “Gidip onlara söyleyiniz: Ge­ri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok!” diye emretti.[19]

Pey­gam­be­ri­mizin Orduyu Teftişi
İslam ordusu, Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup or­dusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.

Fakat içlerinde mücahitler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de, Râfi’ b. Ha­dîc idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekrem’e uzun görün­mek isti­yor­du. Sonradan bir sahabe­nin, “Yâ Re­sû­lal­lah, Rafi iyi ok atar” deme­si ve or­du­dan ayrılmasını iste­me­mesi üzerine, Peygamber Efendimiz onu da orduya aldı.

Arkadaşı Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük sahabe Semüre b. Cündüb, babasına, “Babacığım, Re­sû­lul­lah Rafi’e müsaade etti, beni ise geri çe­virdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim!” dedi.

Baba Mürey b. Sinan, teklifi Resûl-i Ekrem’e iletti. Peygamber Efendimiz, güreşmelerini istedi. Güreşte Semü­re’nin Rafi’i yıktığını görünce, onun da or­duya katılma­sına izin verdi. Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik sa­habeler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahitler sa­fın­da müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.[20]

Şeyheyn’de Geçen Gece
Peygamber Efendimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o gün­kü vazifesini bitirip guruba doğru kaymıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî, akşam eza­nını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahitlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı na­mazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz, geceyi burada geçirecekti. Mu­ha­mmed b. Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de, or­duyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.

Bir Sahabenin, Pey­gam­be­ri­mizi Gece Beklemesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahitlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Mücahitler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”
Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
Aynı sesin sahibi, “Zekvan b. Abdi Kays’ım, ben…” diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem, ona, “Sen otur!” diye emretti:
Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Yine mücahitler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”
Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.
Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.
Bir müddet bekledikten sonra, Peygamber Efendimiz, sorusunu üçüncü se­fer tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”
Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Re­sû­lal­lah!”
Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız” buyurdu.
Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvan b. Abdi Kays’tı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zek­van, “Yâ Re­sû­lal­lah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren bendim!” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, “Git, sen bize mu­hâfızlık et! Allah da seni muhafaza etsin!” dedi.
Zekvan, hemen zırhını giyindi, kalkanını aldı; bütün gece Peygamber Efen­dimizin yanında nöbet tuttu.[21]

Bu sahabe, önce kendi ismiyle, sonra oğlunun, sonra da babasının ismiyle kendisini tanıtmıştı!

__________________________________________________
[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 37.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37
[4] Benî Mustalık’la Benî Hevnb. Huzeyme, Mekke’nin alt tarafındaki Hubşa dağı eteklerinde topla­nıp düşmanlarına karşı, sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşrik­lerle anlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabîlelere “Ahabiş” adı verilmiştir.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37; Taberî, Tarih, c. 3, s. 12.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 31.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 66-67; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37-38.
[8] Buharî, Sahih, c. 3, s. 27; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 22.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 45; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[10] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 1. s. 353.
[11] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[12] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 315.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 38.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[17] İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 349; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 206; Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 24.
[18] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1168.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 48; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 232.
[20] Taberî, Tarih, c. 3, s. 12-13.
[21] Vakidî, Megazi, s. 169-170.

(Visited 87 times, 1 visits today)